19 Ekim 2014 Karaburun Gezisi

Bu seferki gezim, BMW Rider Academy'den Mustafa Uslu Hoca önderliğinde yapmış olduğumuz günübirlik Karaburun grup sürüşü.

19 Ekim Pazar sabahı, 14 Eylül 2014 tarihli İznik gezimde de artçı olan arkadaşı Şirinevler metrobüs durağından alarak başladık güne. Sabah da bir soğuktu, bir soğuktu, sorma gitsin. Allahtan montumun ve pantolonumun içliğini takmışım da, üşümedim hiç. Artçım için aynı şeyleri söylemek zor ama. Dondu kendileri. 08:10'da Şirinevler Metro durağından hareket, 08:27'de Borusan İstinye'de stop. Gerekli evrakları imzaladıktan sonra, Mustafa Hoca çok kısa bir brifing verdi 10 motosikletten oluşan ekibe. Çıktık yola. İlk durak, Kilyos'taki Uzunya restoran. Zekeriyaköy'den falan geçtik buraya giderken. Tabii artçım hâlâ donuk vaziyette. 09:30 gibi Uzunya Restorandaydık. Çok da güzel bir kahvaltı masası hazırlamışlar. Nasıl da acıkmışım, deli gibi kahvaltı ettim, ki ben normalde bu kadar yemek yemem kahvaltılarda. Aşağıda da Uzunya'da çektiğim birkaç fotoğrafı, ekibi ve videoyu görebilirsiniz.









Kilyos Uzunya'dan sonra, Belgrad Ormanı'nın içinden geçerek Göktürk'e geldik. Belgrad Ormanı içindeki yol muhteşemdi. Durup da fotoğraf çekemediğim için anlatamıyorum o yolu ama kendimi acayip mutlu hissettim o yolda giderken. Ağaçlardan oluşmuş bir tünelden gidiyor gibiydik. Üzerimizde ağaç dallarından oluşmuş bir tavan, sağımız ve solumuzda sık ağaçlar, yolda ağaçlardan dökülmüş kuru yapraklar. Bu virajlı yolda bir sağa bir sola yatarak ilerlerken, bir ara da yaprak yağmuruna yakalandık ki, tadından yenmedi.

Göktürk'ten sonra, otobandan Durusu'ya geldik, Durusu Tesislerinde bir çay molası verdik. Sadece iki fotoğraf çektim.



Durusu'dan sonra, aynen geri gelerek, daha önce yanından geçtiğimiz sapaktan içeri girdik ve Karaburun'a kadar hiç durmadık. Karaburun'da deli gibi balık yedik. Dil balığı da aklımda kaldı he. Balık yediğimiz kendi halindeki balıkçı lokantası önünden birkaç kare.






Aşağıda da yaptığımız rotayı görebilirsiniz.



İlker AVCI
21 Ekim 2014

14 Eylül 2014 İznik Gezisi


14 Eylül 2014 pazar günü sabah 09:00'da, daha önceden planladığımız İznik gezimizi gerçekleştirmek üzere İznik Gölü'ne doğru yola koyulacaktık. Yaklaşık 1 hafta öncesinden plan program yaptığım arkadaşım da (artçım) heyecanlıydı tabii. Ne de olsa ilk kez motosiklet arkasında Boğaz Köprüsü'nden geçecekti.

Standart yoldan giderek, Eskihisar - Topçular feribotuna, oradan da Orhangazi'den İznik Gölü'nün yanındaki yola girdik, Sölöz Kasabası'ndan geçen yola. Sölöz'e varmadan, göl kenarında durduk. Göl o kadar güzeldi ki, durma ihtiyacı hissettim. Çok durgun, çok dingin, çok sakin bir hava, bir göldü.






Zor da olsa göl kıyısından ayrılıp Sölöz'e doğru yola çıktık. Bu arada, manzaranın ve özellikle de yolun tadını çıkarmak için sürekli olarak 3. viteste ve 50-60 km/h hızla gittiğimi belirteyim.

Yolun sonunda, meşhur İznik köftecisi Köfteci Yusuf'ta bir mola verdik. Yedik içtik. Bu arada başka motosikletliler de mekana geldi. Herhalde herkesin hafta sonları kaçtığı bir yer burası.

Biraz İznik sahilde dolaştıktan sonra, yola koyulduk. Gölün diğer yakasını (yani kuzeydeki yakasını) dolaşmadık, bunun yerine, yol ayrımında dağ yollarına vurduk kendimizi. Orhaniye'den geçip, dağların, vadilerin içine gömüldük. Orhaniye'den sonra, dağ yoluna girmeden önce, İznik Gölü'ne tepeden son bakışta birkaç fotoğraf çektik. Acaip yeşil ve güzel bir manzara.






Dağ yollarından sonra, yollar bizi Karamürsel'e çıkardı. Karamürsel'in sahilinde de bir tur atıp geldiğimiz yoldan, Eskihisar feribotuyla eve döndük.

Yaptığımız yolu görmek isteyen olursa, aşağıda fotoğrafı var.
Bu fotoğrafı, akıllı telefonlar uygulaması olan GPS Essentials yazılımı tarafından kaydedilmiş dosyadan aldım. Bahsi geçen dosya .kml uzantılı Google Earth ile açılabilen bir dosya. Yani PC'nizde Google Earth kurulu olmalı, bu sayede .kml uzantılı dosyayı açabilirsiniz. Geziyi daha ayrıntılı incelemek olursa diye, dosyayı .rar formatında sıkıştırıp buraya koydum, isteyen indirebilir: İznik Gezisi .kml Dosyası



ilker AVCI
23 Eylül 2014

Motosiklet üzerine

Uzun zaman bisiklete bindim. İki tekerler nedir, az çok bilirim. Şu yaşıma kadar, (1982 doğumluyum) ne zaman yoldan geçen büyük bir enduro görsem, özellikle de bmw olanını, döner bakardım gözden kayboluncaya kadar. Ama hiçbir zaman kendimi bir motosiklet tutkunu olarak tanımlamadım. Para da yok zaten alacak, erteleyip durdum bu hevesimi.

Yaş oldu 32. Bir gün kafama esti, dedim şunun bir eğitimini alayım. BMW Rider Academy var Seyrantepe stadında, orada 1 günlük bir eğitim. Yarım gün scooter (Vespa), yarım gün vitesli Honda CBF 125 (kuryelerin motosikletinden) kullandırtıyorlar. Son yarım saatte de, gün içindeki performansınıza bağlı olarak, bmw f 650 GS. O BMW'nin üzerine bindiğimde aldığım hazzı tarif edemem. O an karar verdim bu işi yapmaya. Eğer motor alırsan stadyumda bırakır, hafta sonları gelir çalışırsın dedi hoca, tamam dedim.

Sahibinden'de araştırmalara başladım hemen. Hayalimdeki tek marka, tek motoru arıyorum; BMW F650 GS. Sağ olsun, yılların motorcusu patronum yardımcı oldu, aldım bir tane. 2006 model, 50.000 küsur kilometrede. İlk motorum bu oldu, halen de budur. Motor gücü, büyüklük, ağırlık bakımından ilk motosiklet için doğru tercih olmayabilir ama pişman değilim. Patronla gittik monttur, kasktır aldık. O arada kurstan hocayı aradım, motoru aldım dedim, bırak buraya dedi, dedi ama, ben kullanmayı bilmiyorum ki. Bindirdim patronu motorun üzerine, gönderdim motoru stada. Günlerden perşembeydi, (hatta tam tarih de vereyim, 5 Eylül 2013) nasıl bekliyorum cumartesi olmasını. Cumartesi geldi sonunda, atladım motorun üzerine. Yaklaşık 1 ay kapalı alanda çalıştım. Ekim 2013 başında ilk kez trafiğe çıktım patronumun eskortluğu ile. Ben arkadan geleyim, trafikte sana çok yaklaşmasınlar, gerilmeyesin dedi.

Neyse işte, gel zaman git zaman, 1 yıldır üzerindeyim. 1 yılda yaklaşık 12.000 km yaptım. Yaklaşık 10 tane artçım oldu. Şehirlerarası yollar, şehiriçi yollar, gece sürüşleri, yağmurda sürüşler, 1 yılda her mevsimde yapılabilecek her şeyi yaptım. Birçok eğitime gittim. İnanılmaz haz aldım. Geç kalmışım dedim sürekli.

İşin keyif boyutunu anladık da, tehlikesi ne olacak diyenlere. Ben 1 yılda ve 12.000 km'de hiçbir tehlike atlatmadım, hatta tehlikenin yanından geçmedim. Ama şunu da belirtmek isterim; ne olursa olsun tam takım yola çıkan biriyim, 100 metre bile gidecek olsam kaskımı, dizliğimi, belliğimi takar, montumu giyerim. Bununla birlikte, sakin mizaçlı, canı tatlı, bazen paranoya derecesinde dikkatli süren ve en önemlisi, motosiklete keyif için binen biriyim. Her türlü eğitimde bütün eğitmenler hep şunu söylediler; gereksiz riskleri almayın. Bu lafın çok doğru bir laf olduğunu trafikte anlıyorsunuz. Sıfır risk, maksimum dikkat ve tam donanım üçlüsü bir araya gelirse, kaza geçirme ihtimaliniz neredeyse sıfır. Motosikletime binen bütün artçılarım, sürüşümden çok memnun kaldı, güvenli sürdüğümü söylediler.

Bu işe heves ediyorsanız, ama korkularınız varsa, yenin korkularınızı. Gidip alın bir motosiklet. Ama lütfen ama lütfen, bunları yapmadan önce, dönüp aynaya bakın. Ben nasıl biriyim, nasıl sürerim bu aleti sorusuna net bir cevabınız olsun. Ben motosiklet almaya karar verdiğimi, bana yardımcı olsun diye patronuma söylediğimde, hemen al deyip araştırmalara benden önce başlamıştı ama aynı talep 22 yaşındaki tam deli çağında bulunan ofis çalışanımızdan gelince, hadi len ordan demişti. Neden; çünkü o adamın sürat yapıp kaza geçireceği gerçeği, benim bunları yapmama oranla çok daha fazla. Bu aletten, sakin kullandığınız, dikkatli kullandığınız, tam donanımlı kullandığınız, kafanız dağınıkken kullanmadığınız sürece hiçbir zarar gelmez.

Son söz olarak; bir motosiklet ile motosiklet olmayan bir araç bir kazaya karışırsa, kabahat hep motosikletlidedir, bunu unutmayın. Sebebi, motosikletli her durumda suçlu olduğu için değil, yeterince dikkatli olmadıığı için. Alın motosikletinizi, dikkatli, temkinli, donanımlı, sakin şekilde keyfini çıkara çıkara tatlı tatlı sürün abicim.

ilker AVCI
9 Eylül 2014

14 Eylül 2013 Cumartesi Eğitim

Beklediğim gün geldi sonunda. Geçen hafta, U dönüşleri yaparken (ki hocam yapmamam konusunda ısrar etmişti ama laf dinlemedim!) motoru iki defa yan yatırınca, bu işi beceremeyeceğim demiştim. Hatta acaba aldığım paraya satabileceğim birisini bulursam hemen satsam mı diye bile düşündüğüm oldu. Uzun yıllar bisiklet kullanmış biri olarak, motora 15 dakikada (!) alışırım diye düşünüyordum. Ama motorun çok daha zor olduğunu anlamam (hem bisiklete hem de otomobile göre) ve iki defa yan yatırma olayı, bu konudaki özgüvenime feci bir darbe vurmuştu.
 
Gelelim bu haftaya. Motosiklet otoparkta. Otoparkın içi dar (avm otoparkları gibi yani) ve çıkışında ise aşağı doğru eğimli bir rampa var. Cuma akşamından itibaren, motosikleti oradan nasıl çıkaracağım sorusunu düşünüp duruyordum. Rampadan, ön freni devamlı sıkıp gevşetmek suretiyle, ördek adımlarıyla paytak paytak indirdim motosikleti. Otoparkın içinde kalkış yapıp, ardından bir manevrayla rampaya hizalanıp, sonra da rampadan inmeyi gözüm hiç yemedi çünkü. Biliyorum utanç verici olabilir ama ne yapalım, kazadan, devrilmekten iyidir. Tabii bunun bir de o rampadan otoparka geri sokması, içeride manevra yaparak motosikleti park alanına yerleştirmesi var ki, ondan henüz bahsetmeyeyim.
 
Cumartesi günü 3 saat çalıştım (11:00 - 14:00 arası) ve çoğunlukla dur-kalk ve slaloma odaklandım. Motosikletle kalkış, ardından 2. vitese geçiş, ardından 1. vitese dönüş ve durma. Bunun sebebi malum; şehiriçi trafiğinde en lazım olacak hareketler bunlar. Dur-kalk'tan sıkıldığım zamanlarda da slalom ile denge meselesini biraz daha geliştirmeye çalıştım. İşin en ilginç yanı ise, ilk 30-40 dakika, hiçbir şekilde keskin dönüşler (U diyelim) yapamadım. Geçen hafta motoru yan yatırınca, içimde öyle bir korku oluşmuş ki, ilk zamanlarda virajları dönme teşebbüsünde bile bulunamadım. Hoca da bu durumu onayladı, olur öyle, insan tedirgin olur, yine aynı şey olacak zanneder ama yenmen lazım o korkuyu dedi. Çalışmaya başlamamdan yaklaşık 40 dakika sonra yavaş yavaş açıldım ve çok dar U'lar olmamak şartıyla U dönüşler yaptım. Motosiklette U dönüşünün bu kadar zor olabileceği de aklımın ucundan geçmezdi.

Eğitimim toplamda 8 saate ulaştı.
 
Elbette yine bir iki video çektim, hem de bu sefer tripod ile sabitlenmiş kamerayla.
 
İlki, ilk kalkışım. Diğer ikisi ise slalom yaparken.
 
 
 
 
 
ilker AVCI
14 Eylül 2013
 
Geçenlerde, uzun zamandır hayalini kurup plana dönüştürdüğüm bir işi yaptım; motosiklet aldım. İlk motor için biraz büyük ve güçlü olsa da, bu hobiye BMW F 650 GS ile başladım bakalım. Satınalma onayının, doğum günüme denk gelmesiyse ayrı bir güzellik oldu, kendime hediye almış gibi oldum.

Motor şu anda Seyrantepe'deki TT Arena'da yatmakta. Arada gidip biniyorum, pratik yapıyorum.

Aşağıda da ilk videomu görebilirsiniz:





ilker AVCI
11 Eylül 2013

Deliverance (1972)




Mahkemeler, yargı ve hukuk, adaletli midir yoksa yasaları mı izlerler? Mahkemelerin verdiği kararlar adil midir yoksa yasalarca doğru olarak belirlenmiş kararı vermek için bazen adil olmaktan saptıkları olur mu? Ya da iyi bir ebeveyn, vergisini ödeyen bir vatandaş, ülkesini-devletini seven ve faydalı olacak bir insan günün birinde öfkeyle ya da nefs-i müdafaa için ya da yanlışlıkla birisinin ölümüne neden olursa, o insana nasıl "adil" bir ceza verilir? Deliverance (1972) bu tip soruları sorgulatıyor bize.

Dört şehirli erkek arkadaş, sonuna baraj inşa edildiği için 1-2 yıl içinde yok olacak bir nehirde kano ile gezintiye çıkarlar. Nehrin civarında, İngilizcede Hillbilly yani köylü, dağ insanı diye tercüme edebileceğimiz insanlar yaşamaktadır. Bu "köylülerle" şehirlilerin birbirinden birçok yönden çok farklı olduğu vurgulanıyor filmin başlarında. Bo dört arkadaş, iki kanoyla yola çıkarlar. Öndeki kanodakiler, bir ara kıyıya çıkarlar. Kıyıya çıktıklarında, birinde silah olan iki tane köylü bunlara sataşır. Hatta silah zoruyla birisine de tecavüz ederler. İkinciye tecavüz edeceklerken, diğer kanodaki iki kişi olaya dahil olur. Biri, bu köylülerden birini öldürür, diğeri kaçar. Ya teslim olacaklar ya da cesedi ortadan kaldıracaklardır. Sadece bir tanesi teslim olmaya meyillidir, o da başına hiçbir şey gelmemiş olan karakterdir. Tecavüze uğrayan karakter, katil olan karakter ve arkadaşının tecavüzüne şahit olmuş ve tecavüze uğramasına ramak kalan karakter ise cesedi gömelim der.

İşte filmin esas meselesi, yaklaşık 10 dakika süren bir sahneyle, tam bu noktada başlıyor. Adalet nedir? Yasalar, aynı zamanda adaleti de sağlar mı? Bir insan, her durumda, vicdanının sesini mi dinlemelidir?

'72 yapımı olmasına rağmen, hala tartışılabilecek ve bir çözüme ulaşmamış konuları içermesi, filmin güncelliğini korumasını sağlıyor. Bu sebeple bence bulduğunuzda izlemeniz gereken bir film.


(Bu filmin bir benzeri de 2008 yılında Sıcak ismiyle Türk sineması olarak da çekilmiştir.)


İlker AVCI
25 Kasım 2012
2008 yapımı The X-Files: I Want to Believe'den...

Mulder inzivaya çekilmiş, Scully de onu ziyarete gelmiştir. Scully, Mulder'dan kayıp bir ajanın bulunmasına yardım etmesini ister, Mulder bunu reddeder, ama zaten Scully'nin esas amacı Mulder'ı çekildiği inzivadan çıkarıp tekrardan hayatın içine sokmaktır aslında. Ve alttaki replik gelir.

Scully: You know the truth is, I worry about you and the effects of long-term isolation.
Mulder: I am fine here, I am happy as a clown.


1981 yapımı Outland'i izlememin başlıca sebebi Sean Connery'i bir bilimkurguda izlemekti. Soğuk bir açılıştan sonra, Jupiter'in başlıca uydusu Io (Ayo)'daki madenlerde çalışan bir işçinin kendini öldürmesiyle filme iyice giriş yaptık. Tabii ki bu sahneyi görür görmez, "Bu işçilere birisi uyuşturucu veriyor çünkü bu boktan yere başka türlü dayanılmaz, adamın vücudu da buna dayanamadı, kafayı yedi ve kendini öldürdü" şeklindeki tahminim ne yazık ki doğru çıktı. O yıllarda bu filmi izleseydim bu tahminde bulunabilir miydim? Zor.

İlk 15 dakikadan sonra senaryo için değil de, ortamı için izlemeye başladım filmi. Atmosfer beni daha çok sardı nedense. Bu tarz bilimkurgu filmlerinin gönlümdeki yeri ayrıdır hep. O tarz da şu; gelecekten pis, zorbalık dolu, karanlık, soğuk, hiç de beklediğim o pembe yer değil burası şeklinde bahseden filmler. Genelde bilimkurgu filmlerinde lazer tabancaları, temiz kıyafetli temiz insanlar, hastalıksızlığa o kadar alışmış ki bir grip virüsüyle bile ölebilecek toplumlar, idealist çalışanlar gösterilir. Oysa uyuşturucu, kapitalizm, fahişeler, hastalıklar, açlık, savaşlar gibi sert konular her daim olacaktır hayatımızda. Filmi sırf bu atmosferi için bile sevebilirdim zaten.

Sean Connery'nin hayat verdiği komiserimiz, Io'ya gelir, birkaç şüpheli intihar vakasına şahit olur, neler olup bittiğine dair tesisteki doktorla el ele vererek araştırmalara başlar. Sonunda da işin ucunun (her zamanki gibi), o madenin en tepesinde bulunan yöneticisine dayandığını anlar. Artık iki seçeneği vardır; ya bu durumu kabullenip, "Zaten burada çalışılmaz, verelim adamlara uyuşturucuyu, kadını, içkiyi, çalışsınlar paşa paşa diyecek ve yöneticinin kendisine teklif ettiği rüşveti alarak çuval dolusu parayla mutlu mesut geçinmek için evine dönecek ya da idealist polis memuru olarak savaşacaktır. Kahramanımız tabii ki birinci seçeneği seçer diyorsanız siz de bendensiniz, ama kahramanımız bizden değil, o yüzden ikinci seçeneği seçti kendileri.

Filmin son yarım saati, polis memurunu öldürmek için gönderilen iki uyuşturucu çetesi elemanı ile kahramanızın pompalı tüfeklerle kedi-fare oyunu oynaması şeklinde geçtiği için, bana çok bomba geldi bu sahneler. Senaryoda insanın aklında soru işareti bırakan, devamlı ilgiyi çekecek bir durum da yok. Her şey ilk sahneden itibaren gün gibi ortada. Oyunculuk desen, kadroda tanındık tek isim Sean Connery. Zaten o da zorlanmadan bu basit polis rolünün altından kalkmış. Neden böyle basit bir filmde basit bir rolü oynadı Sean Connery dersek, herhalde bir bilimkurguda oynamış olmak için, ya da iyi para vermişlerdir, olamaz mı, olabilir.

Bu filmi seyretmezseniz hiçbir kaybınız olmaz, hatta kazancınız olur, 2 saat kazanırsınız. Ama benim gibi karamsar gelecek tasvirlerini seviyorsanız, beklentilerinizi büyütmeden bir göz atın bu filme derim...

İlker AVCI
03.01.2011
Bugün öğle yemeğinde üç bayanın konuşmalarına şahit oldum. Yaşlarına bakacak olursak hepsi 30'larına varmamış, iş hayatına atılalı birkaç yıl olmuş bayanlardı. Dikkatimi çeken şeyse, hepsinin de İngilizce kelimeleri gayet kendi dilindenmiş gibi söyleyip her cümlelerinde kullanmalarıydı. Örneğin şöyle bir cümle duydum; "Event'imiz için bir Talking Ambassodar ayarlamamız çok Creative olur, ama Talking Ambassodar'ımız Regular olmamalı yoksa çok Duplicate bir Event'imiz olur. Anlayamayanlar için Türkçeyi Türkçeye tercüme edersek; Etkinliğimiz için işinde uzman bir konuşmacı ayarlamamız çok yaratıcı/ilgi çekici olur ama konuşmacımız herkesin bildiği/tanıdığı biri olmamalı yoksa bizim etkinliğin diğer etkinliklerden bir farkı olmaz/benzeri olur.
Günümüzde İngilizce kelimelerin sohbetlerde sık sık kullanılması, dükkanlara isim olarak verilmesi, sevinç, üzüntü, şaşkınlık gibi eylemlerde, o eylemler için kullanılan İngilizce terimlerin kullanılmasına karşı değilim. Hatta bazı durumlarda, 3-4 Türkçe kelimeyle anlatılacak bir şeyi tek kelimeyle özetleyen İngilizce kelimeler kullanılmasını desteklediğim bile olmuştur. (Hatta bazı insanların, karşısındakini (alt kademesi, üst kademesi, hoşlandığı karşı cinsi vs.) etkilemek için bu şekilde konuşmasını bile anlayabilirim. Ama arkadaşlarınla gayet sıradan bir konuyu konuşurken, Türkçe kelimelerle de gayet rahat anlatabileceğin bir olayı, neden İngilizce kelimelere boğar insan, onu anlayamıyorum. Yine konuşmalardan çıkardığım sonuçlara bakarsak, hepsinin de iş hayatında yabancı uyruklu bir sürü insan var.

Bu bayanlarla, İngilizce ve yabancı odaklı iş ve özel hayatlarına bakarak, bir İtalyan restoranında karşılaştığımı sanıyorsanız, avucunuzu yalarsınız. Gayet bizden, gayet Anadolu bir restoranda karşılaştım bu ekiple. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu lafının İngilizcesi nedir acaba?

İlker AVCI
17.01.2011
Eski Usül Aksiyon


The Expandables (Cehennem Melekleri), Stallone'nin son bombasıydı. Kadro açıklandığında, herkes müthiş bir aksiyon filmi beklemeye başlamıştı. Zaten şu kadrodan da başka şey beklenmez; Stallone, Jason Statham, Jet Li, Dolph Lundgren (Nam-ı diğer Ivan Drago), Mickey Rourke, Bruce Willis, Eric Roberts, Steve Austin, hatta rolü çok küçük olsa da Arnold Şıvazzanager.

Kadroyu görünce, nasıl bir film beklemek gerektiği gün gibi ortaya çıkıyor. Bolca kaslı erkek, bolca testesteron, karizmatik laflar, maço tavırlar, somurtkan ve cool suratlar, eski usül aksiyon, patlamalar, ateşli silahlar, vurdu-kırdı...

Ben filmden oldukça keyif aldım. Tabii bunda bu adamların filmleriyle büyümüş olmamın etkisi büyük. Hatta filmi izlerken, kendimi 90'lı yıllarda TV'de aksiyon filmi izler gibi hissettim. 90'lı yılların aksiyon filmlerini özlediyseniz, hani şu, kötü adamların sıkıştıklarında hemen esas kızı rehin aldıkları, iyi adamların içlerinde sıfır kötülük olan gerçekten iyi adamlar oldukları, esas adamlarımızın üzerlerine bir kamyon dolusu mermi atıldığı halde bedenlerinde çizik bile oluşmadığı o filmleri, bu filmi izleyin. Ben her filmde senaryo ve oyunculuk ararım, altmetin ararım falan diyorsanız da bir sonraki filme geçin. Şunu da belirteyim, ben bu filmden aldığım keyfi, Rocky Balboa, Rambo 4 ve Die Hard 4'ten de almıştım. Demek ki ne varsa eskilerde var lafı, hakikaten doğru bir laf.

Bu arada, filmin 2.'sinin de çekileceğine karar verildiğini de belirteyim.

Çok yaşa Sly...