Sinema... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Deliverance (1972)




Mahkemeler, yargı ve hukuk, adaletli midir yoksa yasaları mı izlerler? Mahkemelerin verdiği kararlar adil midir yoksa yasalarca doğru olarak belirlenmiş kararı vermek için bazen adil olmaktan saptıkları olur mu? Ya da iyi bir ebeveyn, vergisini ödeyen bir vatandaş, ülkesini-devletini seven ve faydalı olacak bir insan günün birinde öfkeyle ya da nefs-i müdafaa için ya da yanlışlıkla birisinin ölümüne neden olursa, o insana nasıl "adil" bir ceza verilir? Deliverance (1972) bu tip soruları sorgulatıyor bize.

Dört şehirli erkek arkadaş, sonuna baraj inşa edildiği için 1-2 yıl içinde yok olacak bir nehirde kano ile gezintiye çıkarlar. Nehrin civarında, İngilizcede Hillbilly yani köylü, dağ insanı diye tercüme edebileceğimiz insanlar yaşamaktadır. Bu "köylülerle" şehirlilerin birbirinden birçok yönden çok farklı olduğu vurgulanıyor filmin başlarında. Bo dört arkadaş, iki kanoyla yola çıkarlar. Öndeki kanodakiler, bir ara kıyıya çıkarlar. Kıyıya çıktıklarında, birinde silah olan iki tane köylü bunlara sataşır. Hatta silah zoruyla birisine de tecavüz ederler. İkinciye tecavüz edeceklerken, diğer kanodaki iki kişi olaya dahil olur. Biri, bu köylülerden birini öldürür, diğeri kaçar. Ya teslim olacaklar ya da cesedi ortadan kaldıracaklardır. Sadece bir tanesi teslim olmaya meyillidir, o da başına hiçbir şey gelmemiş olan karakterdir. Tecavüze uğrayan karakter, katil olan karakter ve arkadaşının tecavüzüne şahit olmuş ve tecavüze uğramasına ramak kalan karakter ise cesedi gömelim der.

İşte filmin esas meselesi, yaklaşık 10 dakika süren bir sahneyle, tam bu noktada başlıyor. Adalet nedir? Yasalar, aynı zamanda adaleti de sağlar mı? Bir insan, her durumda, vicdanının sesini mi dinlemelidir?

'72 yapımı olmasına rağmen, hala tartışılabilecek ve bir çözüme ulaşmamış konuları içermesi, filmin güncelliğini korumasını sağlıyor. Bu sebeple bence bulduğunuzda izlemeniz gereken bir film.


(Bu filmin bir benzeri de 2008 yılında Sıcak ismiyle Türk sineması olarak da çekilmiştir.)


İlker AVCI
25 Kasım 2012


1981 yapımı Outland'i izlememin başlıca sebebi Sean Connery'i bir bilimkurguda izlemekti. Soğuk bir açılıştan sonra, Jupiter'in başlıca uydusu Io (Ayo)'daki madenlerde çalışan bir işçinin kendini öldürmesiyle filme iyice giriş yaptık. Tabii ki bu sahneyi görür görmez, "Bu işçilere birisi uyuşturucu veriyor çünkü bu boktan yere başka türlü dayanılmaz, adamın vücudu da buna dayanamadı, kafayı yedi ve kendini öldürdü" şeklindeki tahminim ne yazık ki doğru çıktı. O yıllarda bu filmi izleseydim bu tahminde bulunabilir miydim? Zor.

İlk 15 dakikadan sonra senaryo için değil de, ortamı için izlemeye başladım filmi. Atmosfer beni daha çok sardı nedense. Bu tarz bilimkurgu filmlerinin gönlümdeki yeri ayrıdır hep. O tarz da şu; gelecekten pis, zorbalık dolu, karanlık, soğuk, hiç de beklediğim o pembe yer değil burası şeklinde bahseden filmler. Genelde bilimkurgu filmlerinde lazer tabancaları, temiz kıyafetli temiz insanlar, hastalıksızlığa o kadar alışmış ki bir grip virüsüyle bile ölebilecek toplumlar, idealist çalışanlar gösterilir. Oysa uyuşturucu, kapitalizm, fahişeler, hastalıklar, açlık, savaşlar gibi sert konular her daim olacaktır hayatımızda. Filmi sırf bu atmosferi için bile sevebilirdim zaten.

Sean Connery'nin hayat verdiği komiserimiz, Io'ya gelir, birkaç şüpheli intihar vakasına şahit olur, neler olup bittiğine dair tesisteki doktorla el ele vererek araştırmalara başlar. Sonunda da işin ucunun (her zamanki gibi), o madenin en tepesinde bulunan yöneticisine dayandığını anlar. Artık iki seçeneği vardır; ya bu durumu kabullenip, "Zaten burada çalışılmaz, verelim adamlara uyuşturucuyu, kadını, içkiyi, çalışsınlar paşa paşa diyecek ve yöneticinin kendisine teklif ettiği rüşveti alarak çuval dolusu parayla mutlu mesut geçinmek için evine dönecek ya da idealist polis memuru olarak savaşacaktır. Kahramanımız tabii ki birinci seçeneği seçer diyorsanız siz de bendensiniz, ama kahramanımız bizden değil, o yüzden ikinci seçeneği seçti kendileri.

Filmin son yarım saati, polis memurunu öldürmek için gönderilen iki uyuşturucu çetesi elemanı ile kahramanızın pompalı tüfeklerle kedi-fare oyunu oynaması şeklinde geçtiği için, bana çok bomba geldi bu sahneler. Senaryoda insanın aklında soru işareti bırakan, devamlı ilgiyi çekecek bir durum da yok. Her şey ilk sahneden itibaren gün gibi ortada. Oyunculuk desen, kadroda tanındık tek isim Sean Connery. Zaten o da zorlanmadan bu basit polis rolünün altından kalkmış. Neden böyle basit bir filmde basit bir rolü oynadı Sean Connery dersek, herhalde bir bilimkurguda oynamış olmak için, ya da iyi para vermişlerdir, olamaz mı, olabilir.

Bu filmi seyretmezseniz hiçbir kaybınız olmaz, hatta kazancınız olur, 2 saat kazanırsınız. Ama benim gibi karamsar gelecek tasvirlerini seviyorsanız, beklentilerinizi büyütmeden bir göz atın bu filme derim...

İlker AVCI
03.01.2011
Eski Usül Aksiyon


The Expandables (Cehennem Melekleri), Stallone'nin son bombasıydı. Kadro açıklandığında, herkes müthiş bir aksiyon filmi beklemeye başlamıştı. Zaten şu kadrodan da başka şey beklenmez; Stallone, Jason Statham, Jet Li, Dolph Lundgren (Nam-ı diğer Ivan Drago), Mickey Rourke, Bruce Willis, Eric Roberts, Steve Austin, hatta rolü çok küçük olsa da Arnold Şıvazzanager.

Kadroyu görünce, nasıl bir film beklemek gerektiği gün gibi ortaya çıkıyor. Bolca kaslı erkek, bolca testesteron, karizmatik laflar, maço tavırlar, somurtkan ve cool suratlar, eski usül aksiyon, patlamalar, ateşli silahlar, vurdu-kırdı...

Ben filmden oldukça keyif aldım. Tabii bunda bu adamların filmleriyle büyümüş olmamın etkisi büyük. Hatta filmi izlerken, kendimi 90'lı yıllarda TV'de aksiyon filmi izler gibi hissettim. 90'lı yılların aksiyon filmlerini özlediyseniz, hani şu, kötü adamların sıkıştıklarında hemen esas kızı rehin aldıkları, iyi adamların içlerinde sıfır kötülük olan gerçekten iyi adamlar oldukları, esas adamlarımızın üzerlerine bir kamyon dolusu mermi atıldığı halde bedenlerinde çizik bile oluşmadığı o filmleri, bu filmi izleyin. Ben her filmde senaryo ve oyunculuk ararım, altmetin ararım falan diyorsanız da bir sonraki filme geçin. Şunu da belirteyim, ben bu filmden aldığım keyfi, Rocky Balboa, Rambo 4 ve Die Hard 4'ten de almıştım. Demek ki ne varsa eskilerde var lafı, hakikaten doğru bir laf.

Bu arada, filmin 2.'sinin de çekileceğine karar verildiğini de belirteyim.

Çok yaşa Sly...

Son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden olan Californication (elbette bunda iflah olmaz bir David Duchovny hayranı olmamın payı büyük), 4. sezonuna 20 Ekim'de başlayacakmış.

Neden 3. ve 4. sezon arasında bu kadar boşluk var bilinmez ama bir an önce başlasa da Hank Moody'nin o gamsız, tasasız hallerine, siyah tişört&gömlek ve mavi jean üniformasına, her bölümde götürdüğü karşı cinslere ve neredeyse ağzını açmadan konuşarak yaptığı espri ve yakarışlarına artık kavuşsak.

Hatırlarsak, 3. sezon sonu, Hank Moody için gayet dibe vurmuş bir halde bitmişti. Hem gerçek hem de mecazi anlamda bir dibe vuruştu bu. (Havuz sekansları ve metaforu karşısında saygıyla eğiliyoruz.) 3. sezon son bölümün son 3-4 dakikası, zaten birçok insanın duygularını vuracak cinstendi. Hele hele Karen'ın Becca'yı babasından uzaklaştırma sahnesi yok mu, of ki of. Bakalım 4. sezon nasıl başlayacak, kalbinden yaralı Hank Moody'nin başına bakalım neler gelecek?

Tepede öngösterim posterlerinden birini görmektesiniz, Hank Moody yeni sezonda da yine yapacak yapacağını herhalde :)


ilker AVCI
27 Ağustos 2010
ÖZELEŞTİRİNİN KİME NE FAYDASI OLDU ŞİMDİ?

"Savaşta ilk kaybedilen; masumiyettir." sözüyle açıklanan, savaşın kötü yanlarını gösteren, göstermeye çalışan, 1986 yapımı, senaryosunu ve yönetmenliğini Oliver Stone'un üstlendiği bir film Platoon (Müfreze). Filmin konusu kabaca, ABD'nin 1965 yılında Vietnam'a savaş açarak oraya gönderdiği askerleri ve o askerlerin gözünden, oradaki halka yapılan eziyetleri, askerlerin arasındaki dostlukları, düşmanlıkları, keyifli anları izleyiciye yansıtması. Savaştaki bir çatışmayı, savaşın başlangıcını, nedenlerini, politik görüşleri, savaş sonrasını anlatmıyor film, sadece savaşı acemi bir erin gözünden anlatıyor.




Filmimiz, Vietnam'a helikopterle getirilen askerlerden biri olan Chris Taylor'ın (Charlie Sheen) helikopterden ineren etrafa korkak ve çekingen gözlerle bakmasıyla başlıyor. Film ilerledikçe, bu acemi ve "masum" askerin, bir takım acı tecrübeler sonunda o masumiyetini nasıl kaybettiğini ve filmin çıkış cümlesinin aslında ne kadar da iyi seçilmiş bir cümle olduğu anlaşılıyor. Arada sırada Chris'in babaannesine yazdığı mektupları iç ses olarak okumasından da, Chris'in esas düşüncelerini öğrenerek, geçirdiği dönüşüme adım adım şahit oluyoruz. Yine Chris'in bir helikoptere binip Vietnam'ı terk etmesiyle de film son buluyor zaten.

Film genel olarak özeleştiri yapmaya çalışmış bir film. ABD askerlerinin, aslında ABD halkına gösterildiği kadar kahraman olmadığını, hepsinin korkuları, hepsinin kaçışları olduğunu biraz kör gözüm parmağı şeklinde anlatıyor. Çoğu sahnede neler olabileceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Sistem eleştirisi de, hani fakirlerin her zaman ezilip zenginlerin her zaman üstte olduğunun eleştirisi, artık çok bilindik bir fikir. (Askerlerin çoğu hatta neredeyse hepsi, Chris'in laflarıyla; ABD'de adı sanı duyulmamış kasabalardan gelmiş, halkları için kahramanlık yaptıklarını zanneden ama aslında harcanabilir olan fakir delikanlılar.) Zaten en uyduruk haberlerde bile görebileceğimiz bu gerçeği izleyiciye aktarmak için illa Vietnam'daki askerler mi kullanılmalıdır?

Filmde Vietnamlı sıradan halka kötü davranan "kötü" ABD askerinin, "iyi" ABD askeri tarafından da engellenmesi de yine bir klişe olarak gözüme takıldı. (Gerçi 1986 yapımı bir film için "klişe" sözü ne kadar doğrudur bilinmez.) Yani iyi ya da kötü, her şeyi biz yapıyoruz demek istemiş yönetmen. Savaşı biz başlatıyoruz, biz bitirioruz, insanlara kötü davranan askerimiz olursa da, biz onun cezasını veririz siz hiç merak etmeyin (!)

Yukarıda kısaca bahsettiğim bu iki durum, ABD halkına sunulan ABD yapımı bir filmde olunca, belki büyük alkışlar alabilir, ama dışarıdan bu duruma bakan insanlar, bu filmi pek alkışlamayacaktır. Çünkü zaten bu gerçekler, sürekli ABD'yi ve politikalarını eleştiren insanlar tarafından bilinmekte. Ayrıca bu durumu bütün siyasetçiler bilmelerine rağmen, Vietnam'dan yaklaşık 40 yıl sonra, bu sefer de Irak Savaşı ortaya çıkıyor. Değişen tek şey teknolojiler ve askerlerin kıyafetleridir herhalde. Peki kendini değiştirmeyeceksen, özeleştiri yapmanın, ya da o özeleştirinin çok sert, çok gerçekçi, çok vurucu olmasının anlamı nedir?

Peki bu filmde ne var, bu film neden bunca zamandır zaman meydan okumuş, iyi bir film? Sebebi; gayet gerçekçi çatışma sahnelerinin olması, insanların (hangi ülke vatandaşı olurlarsa olsunlar) nihayetinde insan oldukları ve haliyle de kin, korku, acımasızlık gibi negatif duyguları taşıyor olduklarının gayet güzel yansıtılması, ve elbette ABD politikasını içeriden birinin gayet sert şekilde eleştirmesi.

(NOT : Yıllarca PKK gerçeğiyle yaşamış ve sayısız şehit vermiş (hatta hala veren) bir halkı çok etkilemeyebilir bu film, ama herhalde ABD insanı çok etkilendi ki, filmin imdb'deki puanı gayet yüksek.)

ilker AVCI

20 Şubat 2010